12 Eylül 1980 Darbe günleri ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi…

15 Temmuz darbe girişimini benim kuşak da, bugünün kuşağı da yakından görüp,yaşayarak tarihe tanıklık etti. İki gün sonra üzerinden iki ay geçmiş olacak. Yani henüz daha çok sıcak. OHAL ilan edildi ve KHK’lar ile darbeci FETÖ cüler devletten temizlenmeye çalışılıyor. Yalnız devlet değil elbette, ayrıca çeşitli kurum ve kuruluşlar da bunlardan arınma çabasında. Böyle bir ortamda bugünün kuşaklarına 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin sabahına nasıl uyandığımı ve başımdan geçen bir küçücük anımı paylaşarak, o yılların anlayışına birazcık olsun ışık tutayım istiyorum.

36 yıl önceki darbenin

sabahına uyanmak…

Ankara'da 12 Eylül 1980 sabahı saat: 07.30'da kalkıp, alışveriş yapmaya yüz metre ilerimizdeki mahalle bakkalına gitmek için sokağa çıktığımda ortalıkta bir garipliğin olduğunu görmüştüm. Bakkal kapalıydı... Sonra kulağımı kabartınca, sokakta bulunan bir kısım evlerin açtıkları pencerelerden Hasan Mutlucan'ın kahramanlık türkülerinin yankılandığını fark ettim... Bir şeyler olmuştu... Hemen eve koşup diğer iki arkadaşımı uyandırdıktan sonra radyomuzu açmıştık... Kenan Evren ve 4 kuvvet komutanı, emir-komuta zinciri altında ülke yönetimine el koyup, dirlik ve düzeni yeniden teessüs edeceklerini ifade ettiklerini dinledik... 1980'nin 12 Eylül sabahı Ankara'da benim için böyle başlamıştı... Ben AÜ-SBF-BYYO'da öğrenci olup, İzmit'li arkadaşlarla Ankara'nın Kavaklıdere semtinin Bestekar sokağında bekar evinde kalıyorduk... Ne olup, ne bittiğini öğrenmek için Kızılay'a uzanalım istedik... O zamanlar Orman Bakanlığı olan, sonradan ise Çevre ve Orman Bakanlığı'nın önüne kadar yaklaşık 100 metre yürümüştük ki; TBMM'nin etrafını kuşatmış panzerlerden biri önümüzü kesti... Bir asteğmen çok nazikçe radyodan dinlediklerimizi bir kez daha tekrarladı; "Can güvenliğiniz için evinizden çıkmayın. Radyo dinleyin. Silahlı Kuvvetlerimiz ülke yönetimine el koymuş bulunuyor. Sıkıyönetim yasaklarına lütfen uyun" Cadde ve sokaklarda bizden başka kimseler yoktu... Evimize geri döndük...

Öğrenci bekar evimiz örgüt evi gibi basıldı...

Ülkemiz sağ-sol kavgası içinden gelmekte olduğu için pek çok siyasi gibi bizler de ister istemez darbenin rengini merak etmeye başlamıştık... Çok geçmeden darbenin ne sağ, ne de sol tandanslı olmadığını öğrenmiştik... Peki ne olacaktı?... Sonrasını yaşayarak öğrendik... Bir kısmımız okuyarak öğrendi... Ölenler, işkenceye uğrayanlar, yok yere hapishanelerde gençlik yıllarını bırakıp, sağlıklarını kaybedenler oldu... Bunların sayısı hep yüz binlerle ifadesini buldu.  İşkenceden ölenlerin sayısı yüzlerce, idam edilenlerin sayısısı ise onlarca oldu. Yaşı küçük olanlar bile yaşları büyütülerek idam edildi. 12 Eylül'ün bendenizde de unutamadığım bir hatırası var... "12 Eylül'ü size en iyi bu anlatır" diye bu anımı bugün bir kez daha sizinle paylaşacağım... Bir gece yarısı, filmlerdekini aratmayacak tarzda 3 panzer, iki minibüs dolusu polis ve bir kaç otomobil ile evimiz sarıldığını, bizi alıp götürürlerken görmüştük... Sanki bir örgüt evi baskınıydı... Zil uzun uzun çalmış ve bir arkadaşımız uyanarak kapıyı açmıştı... Benim uyuduğum odaya 3-4 kişi girmiş silahları (Thomson o yıllarda meşhurdu) üzerime doğrultarak ellerimi duvara dayamamı istediklerinde, çoktan uyanmıştım... Evimizin her yanı didik arandı... Bizi suçlu gösterecek hiçbir şey bulamadılar... Kendimizden hiç şüphemiz yoktu... Ama bu kadar büyük baskın için 'mutlaka büyük suç' bulunacak diye de tedirgindik...

Ankara Emniyeti'nde 3 gece misafir(!) edildik...

Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün 7. katına iki arkadaşım ile götürüldüğümde gecenin 03.00'ü falandı... Ayrı ayrı hücrelere konduk... Hücreden içeri bırakıldığımda, üzerimize kapanan kapıda sadece bir adet 10 X 10 cm ebatında küçücük bir pencere bulunduğunu çok sonra fark edecektim... İçerideki kişi hoşgeldin deyip tanışma faslına geçtiğimizde onun 1977 yılında CHP'nin İçişleri Bakanı olan Hasan Fehmi Güneş'in küçük oğlu olduğunu öğrendim... O Adapazarı'ndan ben ise İzmitliydim... Yani hücrede hemşeri çıkmıştık... (2015 genel seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı olduğunda gazeteyi gelmişti. Yani 35 yıl sonra tekrar karşılaşmıştık Utkan Güneş ile) Yaşça ondan büyük olduğum ve ayrıca 45 gündür orada bulunduğu için bana misafirperverlik gösterip hemen hemen 1.5 X 1.5 metre ebatındaki hücrenin bir kenarında, üzerinde incecik bir küçük örtünün bulunduğu beton divana yatmam ricasında bulundu... O ise yerde oturuyor... Boylu boyunca uzanabilecek kadar hücre uzun değildi... O betonun üzerinde, ben ise daha yüksekçe ama betonun üzerine serilmiş ince örtü üzerinde kıvrılmıştım...

Meğer bir alt katımız işkencehaneymiş...

Ben hayatımda insan sesiyle hayvan sesinin birbirine bu kadar çok yaklaştığı hiç bir ses duymamıştım o geceye kadar... Bu nedir dediğimde, kıdemli hücre arkadaşım; "Akşam saat 21.00'de başlayıp sabahın 5'ne kadar bu sesleri duyacaksın ama alışırsın abi. Bu sesler bir alt katımızdaki işkencehaneden gelen sesler." dediğinde açıkçası şaşırmış ve ürkmüştüm. Hele kadınlara yapılan işkenceden çıkan sesler var ya... Aradan geçen 30 yıla rağmen hala, o geceki kadar ürpertici biçimde kulaklarımda çınlıyor... Sanıyorum ömrümün sonuna kadar unutamayacağım... Karşılıklı 50'den fazla hücrenin bulunduğu koridorda akşamın 9'nudan sonra duyduğumuz tak-tuk biçimindeki ayakkabı seslerinden anlıyorduk ki; aşağıdaki işkencehaneye alınacak şanslı kim(!) olacak diye herkes 10X10 santimetre ebatındaki pencerelere üşüşüyordu... Sonra haber hemen yayılıyordu; falanca hücreden filanca indi aşağıya... Bir kaç işkencecinin çıkardığı tak-tuk sesleri sizin hücrenin önünde durmamış ise yırttınız... Ya sizin bulunduğunuz hücrenin önünde durup kapınız garç-gurç sesiyle açılmış ise iki şık var... Ya hücre arkadaşınız işkencehaneye davet edilecek ve siz yine o gece yırtmış olacaksınız ya da işkencehanenin o geceki misafiri siz olacaksınız... Ne kadar heyecanlı değil mi?... "En önemli korku filmi" oradaki kadar korku ve heyecan yaratır mı bilemiyorum... Ben şahsen daha sonra izlediğim hiç bir korku filminde, aynı korku ve heyecanı bulamadım...

Ankara Emniyeti'nden DAL grubunun misafiri oldum...

Tak-tuk ayakkabı sesleri bizim hücrenin önünde durup o gece piyango bana çıkmıştı... İkinci geceydi... Gözlerim hemen siyah bir bezle kapatıldı... "Eğil, kalk, önüne dikkat et" komutları altında ben de indim o aşağıdaki işkencehaneye... Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün 6. Katındaki bu işkenceler daha sonraları adı çok sıkça duyulan DAL adlı birimin maharetiymiş meğer... Hala var mı bilemiyorum... Ercüment Aksoy'u sordular bana... Benim en iyi arkadaşım olup "Ankara'da okuyor iken İzmit'e bir gelişi sırasında 1976'da tren kazasında ölmüştü" dedim... İnanmadılar ve işkenceye devam ettiler... Falaka, elektrik, Filistin Askısı ve en hafifi olan dayak... Bizim Ankara'daki bekar evimizi, zamanında Ercüment Aksoy tutmuştu... Ercüment Aksoy tren kazasında öldüğünde, sağ-sol çatışması henüz çok fazla ilerlememişti... Ercüment Aksoy iyi bir CHP'liydi... Okulunda ki devrimci öğrencilerin kurduğu derneğin sade bir üyesiydi... Hiç bir aşırılığı yoktu... Rahmetli düzgün ve adam gibi adamdı... Üç gece ve üç gün devam ettiler... İşkencehanede, elektrik, jop, falaka, 'Filistin Askısı'(Bunun adını sonradan öğrendim) ve benzeri o dönemin popüler işkence aletlerinden bir kısmı ile tanışmış oldum...

Aksoy tren kazasında  öldü dedim inanmadılar...

Hücre arkadaşımın verdiği bilgilere göre, Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün bir de yerin altında daha kaliteli(!) bir işkencehanesi varmış ki; orada örgüt liderleri ve şefleri ya da reisleri misafir ediliyormuş... Bizi oraya indirmediler... Orada bir kaç gece misafir edilen hücre arkadaşım, oradan çıkışın tamamen şans veya tesadüfi olabileceğini bir gece uzun uzun anlatmıştı... Yapılan işkenceleri anlatırken, "inanasım gelmiyordu"... Çünkü böyle bir işkenceye bir insanoğlunun dayanabilmesi mucizeydi... Üçüncü gece de devam etti... Defalarca "Ercüment Aksoy tren kazasında 4 yıl önce öldü. Kocaeli Emniyetine veya Adliyesi'ne sorun" dediysem de inanan çıkmadı ve zevkle mesleklerini icra etmeye devam ettiler... İşkencecilerin; mesleklerini ne kadar büyük bir zevkle yaptıkları aklıma geldikçe onların bir ailesi olabilir mi, onlar eş veya çocuk sevgisine sahip olabilirler mi? diye kendi kendime çok sorup, düşünmüşümdür... Son gece de 6. kata indirildim... Evde birlikte kaldığımız Gürsel Çelikkanat Bursa eski Emniyet Müdürleri'nden birinin oğlu ve sınıf arkadaşımdı... Diğer arkadaşım da ODTÜ'de okuyan Halit Yaşarkurt'tu... Onlar da benim gibi; o dönemin öğrencileri ama çok fazla sakıncalı(!) insanlar da değiliz. En fazla yaptığımız sokaklara yazı yazıp, afiş asmak ya da korsan(izinsiz) yürüyüşlere katılmış olmaktan ileri değil. Arkadaşlarımın günahı da benimkiyle aynı... Ercüment Aksoy'un arkadaşı olmak ve onun tuttuğu evde kalmak...

Pardon bile demeden giderayak yumrukladılar...

Ertesi gün akşam üzeri çağırdılar aynı kattaki büroya ve alaycı bir edayla; "Senin söylediğin doğruymuş... Bizim aradığımız Ercüment Aksoy 4 yıl önce hakikaten tren kazasında ölmüş. Şimdi şu yazıları imzalayıp defolun" dediler... Tam imzamı atacak iken neyi imzalıyorum diye şöyle bir okumak istediğimde suratımda patlayan iyi bir yumrukla 5 metre ötedeki sivil memurun kucağına düştüm... Bir yumruk da ondan bu kez 5 metre geri gelip ilk vuranın kucağına düştüm... Bir kere daha tam vuracaktı ki; "Sen bize inanmıyormusun? Bir de utanmadan bizim yazdıklarımızı okumaya kalkıyorsun."dediğini duydum. Yani Pardon bile demediler... "Tamam tamam haklısınız..." diyerek okuyamadığım, bir sayfalık yazının altını imzaladım... Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden çıkar çıkmaz bir taksi çağırarak arkamıza dahi bakmadan evimize geldik... O günden sonra her Ankara'ya gidişimde, o çok katlı Emniyet Müdürlüğü'ne bakıp 6 ve 7. katlarının nasıl işkencehane olarak kullanılabildiğinin sırrını arar dururum... İçeride duyulan acı, ürkütücü, canhıraş sesler neden dışarıdan duyulmaz diye de kendi kendime sorarım...

Sonuç: 12 Eylül 1980 dendiğinde hiç unutamadığım bu anımı hep hatırlarım...  Yani 12 Eylül Darbecilerinden benim hala bir PARDON alacağım bulunuyor... İsteyen o yılların o günleri ile bu günleri mukayese eder, isteyen gülüp geçebilir, isteyen bundan 36 yıl öncesi Türkiye hakkında bazı ipuçları yakalayabilir. Sadece, bilinmesini isterim ki, anlattıklarım yaşanan acıların milyonda biri bile değildir.

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Sadun Çetin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Çağdaş Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Çağdaş Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Çağdaş Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Çağdaş Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Yeni web sitemizi beğendiniz mi?